funda
 
 
Demir İhsan ve Süheyla'nın arasındaki elektriği de fark etti. Gözü bütün gün üstlerindeydi. Demir Süheyla'nın kendine kötülük yapan birine bu kadar yakınlaşmayacağını bilir. İnşallah bu nokta Demir'i kuşkulandırmaya yeter ve işin peşinden gitmesini sağlar.
Demir'in Asi'ye bakışlarına gelince, kafasını çevirdiğinde Asi tesadüfen ordaydı. Asi'ye yöneltilmiş bir kötü bakış yok. Ben Asi'nin Demir'in yanına gidip neyin var diye soracağını düşünüyorum. Sevdiğinin mutsuz olduğunun farkında. Onun yanına geldiğinde içerdeki olayı fark edip oda dahil olabilir.
tarcin / 11 Şubat 2008
IREMDNZ / 10.09.2009
 
 
Cemal Ağa'nın sahnesindeki Osmanlıca Beyitleri ve söylediklerini anlamlandırmaya çalıştım:
Gör zahidi kim sahibi irşad olayım der
Dün mektebe vardı (orjinali vardı, Cemal Ağa varmış olarak söyledi) bugün üstad olayım der.(Ruhi)
Sen daha dünkü çocuksun İhsan, gel bakalım bu akşam rahle-i tedrisime
Bakalım ayine-i devran ne gösterir sana
Benim adım Cemal Ağa
Öğrenirim sora sora, eee, cevap vermelisin bana...
Kelimelerin anlamları:
Zahit: Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getiren (kimse)
İrşat: Doğru yolu gösterme, uyarma.
Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa.
Tedris: Ders verme, öğretme, öğretim.
Ayine: Ayna
Devran: 1. dünya, 2. kader, talih 3. zaman çağ
Yani, benim anladığım; hani bazı çıraklar vardır, biraz bir şey öğrenince, usta oldum, her şeyi biliyorum derler ya, Ruhi’nin beyti onlara gönderme yapıyor. Cemal Ağa bununla İhsan’ın oyunlarının farkında olduğunu ima ediyor. Ve ekliyor, bu akşam gel bakalım benim okuluma, zamanın, kaderin aynası bakalım sana neler gösterecek diyor.
Cemal Ağa bulduklarının doğruluğundan son derece emin, yanlış bir şey yapmıyor kendince. Yalnızca gün yüzüne çıkmamış sırları açığa çıkararak İhsan’ı rezil etme derdinde...
Her şeyi açık oynuyor, göstere göstere yapıyor, hatta bunu bile söylüyor. Bulduğu her şeyi paylaşıyor, bütün tarafları da toplayarak. Daha ne olsun, düşman olacaksa böyle olsun. Ne söylendiği, arkadan ne tür yalanlar uydurulduğu bilinmeden yapılan düşmanlıklar bence çok daha tehlikeli. Ben Cemal Ağa’yı, açıklığından ötürü, tehlikeli bulmuyorum. Etik anlayışına sahip bir düşman, benim açımdan diğerine her zaman tercih edilir.
Ben bu dizide niyeyse kimseye kızamıyorum. Olaya kimin açısından bakarsam, ona hak veriyorum. Galiba bende bir tuhaflık var.
ZEMFIRA / 11 Şubat 2008
TUGER(S) / 10.09.2009
 
   
Bu bölümde Asi’nin aslında adı kadar Asi olmadığını görmüş olduk. Eğer ortada bir aşk varsa Asi kendini aşkın kollarına sahiden de hiç çekincesiz bırakabiliyor. Hiç kaçmadı. Hiç Asilik yapmadı. Demir’den gelecek bir tatlı söz için bir tatlı bakış için gezindi durdu bütün bölüm boyunca sanki. Bu da aşk söz konusu olduğunda biz bayanların ne kadar verici olduklarını ortaya koydu.
Demir'e gelince, ona kızmak gelmiyor içimden. Çünkü çok abartılı bir kırıcı üzen hareketi olmadı. Ama daha aşkın ilk günlerinde o bakışlar bence yanlıştı.
Belki çok gerçekçiydi. Yani bizim yaşadığımız aşklar gibi. Ama ben Asi’ye baktıkça içi titresin isterdim. Oysa teyzesinin ve İhsan'ın derdine düşmüştü.
Önümüzdeki bölüm ne olur bilemiyorum. Belki Demir Asi'ye tarağı verir güzel bir kaç şey söyler ve hepimizin gönlünü alır. Belki de olayın üstüne gider ve Asi'den uzaklaşır. Ki bunu hiçbirimiz istemeyiz. Ama uzaklaşabilmesi de Asi'yi sevmemesi anlamına gelir. Demek ki bunu da yapamaz.
merveni / 11 Şubat 2008
 
İhsan'ın Süheyla'yı merak ederek evine gitmesi bazı arkadaşların aksine benim çok hoşuma gitti. Tıpkı Süheyla’nın cezaevine ziyarete gitmesi gibi.
Süheyla'nın bir gün önce çiftlikte bulunmasından dolayı geçmişi hatırlayarak üzülebileceğini tahmin etmesi... çok güzeldi.
zeynepyy / 11 Şubat 2008
funda
 
 
Uzun zamandır Asi formunda yazanları okumama rağmen bir türlü yazamamıştım. Ama 15. bölüm gerçekten de üstüne çok konuşulması gereken bir bölüm olduğundan, Asi ve Demir’in o meşhur öpüşme sahnesinden sonra konuşmamaları hakkında ben de bir kaç şey söylemek istiyorum izninizle...
Birbirlerini seven insanların sevdiğine kendisini sözlere gerek kalmadan anlatmasının ve aynı şekilde sevdiğini anlamasının çok güzel bir örneğiydi bence o gece olanlar.
Karşılıklı sevginin, uzun süredir gizlenmeye çalışılan arzunun, açıkça ortaya konulan önüne geçilemez kıskançlığın ve sevdiğinde kaybolma isteğinin en üst noktasına erişti Demir ve Asi o öpücükle. O andan sonra söylenecek hiçbir kelime o öpücükten, ardından gelen dokunuş ve bakışlardan daha anlamlı ve yoğun olamazdı.
Her ikisi de o andan sonra söylemek istedikleri her şeyi; sevinçlerini, korkularını, endişelerini, yaşadıkları o tarif edilmez rahatlama duygusunu ve sevdalarını birbirlerine biraz da yaşadıkları o şaşkınlıkla birlikte gözleriyle ve dokunuşlarıyla gösterdiler.
(devamı aşağıda)
usayken / 2010
 
 
Asi bu genç adamın dudaklarıyla kendisine ikinci defa hayat vermesinin şaşkınlığını yaşıyordu. O öpücükle artık ne kıskançlık, ne de aralarında bir türlü adlandıramadıkları o sevgiden doğan didişmeler sona eriyordu. Demir o birçoğumuzun beklediği ama neyse ki göremediğimiz “tokadın” gelmeyişiyle her geçen saniye daha da rahatlıyordu. “Asi kızmadı...” Evet, Asi kızmadı... kızamazdı ki... Onlar bu noktaya daha önce de gelmişlerdi aslında, o yağmurlu gecede köprünün üstünde ve Demir’in “yardım et bana Asi” dediği akşam deniz kıyısında... ama olamamıştı. Olamazdı da... çünkü her ikisi için de o zamanlarda yavaş yavaş gelişen bir öpüşme yerine tam da karakterlerine ve aralarındaki o fırtınalı duygulara uyacak ani bir öpüşme daha uygundu ve öyle de oldu...
(devamı aşağıda)
surus_38 / 25.09.2009
 
 
O öpüşün ardından gelen birbirlerinden ayrılamama, hala birbirlerine değerken karşısındakinin gözlerine bakıp tepkisini görmeye çalışma, utanıp bakışlarını kaçırma, yanağa, saçlara hafifçe dokunma, elini, gözlerini, benliğini karşısındakinden alamama çok güzel yansıtıldı bence. Neriman’ın seslenmesine rağmen bir türlü içinde bulundukları durumdan silkinip sıyrılamamaları da ayrıca seyredilmesi zevk veren sahnelerdendi... Asi’nin “gitmem gerek” derken ki ürkekliği ve “aslında gitmek istemiyorum, ben yerimi buldum, burada kalmak istiyorum” diyen gözleri ve hareketleri… Demir’in “anneni endişelendirdik” derken “aslında anneni değil de seni düşünüyorum, şimdi burada benimle beraber görülürsen, benim yüzümden başına iş açılırsa buna dayanamam, sana git diyorum ama aslında şu andan sonra bir anımı bile senden ayrı geçirmek istemiyorum” diyen bakışları… tam Asi gitmeden önce sanki bir kere daha öpecekmiş gibi hafifçe ona doğru eğilmesi ama belki de içinde bulundukları ortamın farkına varıp son anda geri çekilişi hep tam kıvamında yansıtılmış duygulardı.
(devamı aşağıda)
funda
 
   
Böylesine yoğun yaşanan duyguların beden diliyle yansıtılmasının ardından sözlere gerek yoktu zaten. Olayla ilgili konuşsalar bütün sihir kaçacaktı... oysa o an bozulmamalı, sihir dağılmamalıydı o yüzden de gereksiz laflar etmediler... bence iyi de ettiler...
Ardından gelen Demir’in Kerim’i beklemeden kendini yollara vurduğu sahne ise bana şunu hatırlattı... “Divane aşık gibi de dolaşırım yollarda, kız senin sebebune, yar senin sebebune kaldım ANTAKYA’larda kaldım ANTAKYA...” sanki bir déjà vu gibiydi ...
O geceki düşüncelerinin gösterilmemesinin eksikliğini ise ertesi sabahki sahneler aldı götürdü zaten…
Evin verandasında telaşla Asi’yi bekleyen Demir, bir an önce Demir’i görmek için acele eden ve annesinden bir an önce kurtulmaya çalışan Asi… Beklediğinin gelmediğini görünce hayal kırıklığı ve endişe yaşayan ama nedenini öğrenince ferahlayan, gelmeme nedenini Kerim’e “hele kötü bir şey olsun elimden çekeceğin var” edasıyla anlatan Demir. Bir an önce sevdiğine ulaşabilmek için acele eden Asi, kendisine söylenenlerin bir kelimesini bile duymayan sadece uzaktan bir güneş gibi doğan Asi’ye kilitlenmiş Demir… Sevdiği için endişelenen, sevdiğini rahatlatan Asi ve Demir... Daha ne olsun! Geceki düşünce sahnelerine ne gerek var. İşte bütün gece birbirlerini düşünmüş ve sevdiğinin hayaliyle uyumuş iki aşık...
(devamı aşağıda)
Elasi(c) / 6.11.2009
 
 
Ardından gelen sahildeki sahneler ise tam bir kabul edişin göstergesiydi bence. Eskiden olsa Asi etrafında atla dönüp duran Demir’i terslemez miydi? Hem de nasıl terslerdi... Oysa, o gecenin ardından sadece utangaç bir edayla gülümsedi Asi ve söyledikleri yalnızca “izin verir misin?” (Aslında vermesen de olur, çünkü etrafımda dönüp durman çok hoşuma gidiyor) ve “Demirrr” (evet, adını söylemek çok hoşuma gidiyor) oldu. Kendisine uzanan eli kavraması, Demir’e biraz çekinerek de olsa sarılması, Demir’in Asi’nin ellerini tutması, sonrasında hafif hafif okşaması... hepsi de tam bir teslimiyet ve kabul edişti. O sahnelerde “ben seni seviyorum, senin de beni sevdiğini biliyorum, seni kabul ediyor, hep yanında olmak ve acılarını dindirmek istiyorum” deseler inanın çok yavan kalırdı...
Son olarak; bir öpücük sahnesi üzerine bu kadar yazı yazılmasını sağlayan oyuncuları ve dizi ekibini de kutlamak gerek sanırım.
Anda / 11 Şubat 2008
st_tubi / 7.11.2009
 
 
Bu öpücük bu kadar konuşturuyor, bir sonrakini ne kadar konuşuruz acaba... Belli bir yaşın üstündeki tüm yorumcular, hareketlerin anlamlarını çok güzel açıklamış...
Yaşanmışlıklar, hayattan alınan zevkler, hepsi satırlara dökülmüş...
Çok büyük engelleri aştılar, henüz fark etmeseler de... Kin ve nefret ile başlamıştı her şey... yıkıldı bu duvarlar... yeniden aynı şekilde oluşması mümkün değil... soğukluk olacak belki ama, yukarıda yazılan büyük aşkı, yudum yudum yaşayan aşıklar, yeni güçlükleri çok daha kolay aşacaklar.
qsawe / 11 Şubat 2008
 
Ben de, Asi'nin bu 'Demiir' deyişine hastayım. Çok hoşuma gidiyor. Çok çekici geliyor 'Demiir' diye uzatarak söyleyişi. Sapık falan zannetmeyin ama gerçekten çok tatlı söylüyor. Aynı şekilde Demir'in atın üzerindeyken Asi'ye elini uzatıp ' gel' derken çıkan ses tonu. O nasıl 'Gel' demekse. 
Yani öyle üç gariban harf, 'g', 'e', ve 'l' bir insanın ağzından çıkarken bu kadar anlam yüklü olabilir. 
Ben o andaki 'gel' e bir sayfa yazarım.
Gel, merak etme artık yanında ben varım
Gel korkman için hiç bir sebep yok
Gel seni üzdüğüm için kahroldum,
Gel seni atın üzerinde görmeden içim huzur bulmayacak
Gel bana sarılmanı istiyorum
Gel hep hayalini kurduğum birlikte at üzerinde olma şansını ver
Gel ben senin at üzerinde saçlarını savurarak esmeni özledim,
Gel artık sana kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğim...
Böyle bıraksalar akşama kadar yazabilirim…
Bunların görüntü kimyaları gibi ses kimyaları da çok tutmuş...  Ya da bana öyle geliyor...
bimkolik  / 11 Şubat 2008
funda
 
 
Demir’in Antakya’ya geliş nedenini Mısır’daki sağır sultan bile duydu malum. Ama nefret ve intikam duygularıyla dolup taşarak geldiği bu şehirde Asi’yi gördüğünden beri o topraklara ve Kozcuoğlularına duyduğu nefreti ve geçmişte yaşananlar yüzünden ettiği intikam yeminlerini unuttu Demir. Bütün bu negatif duyguları tersine çeviren kim oldu? Asi elbette. Asi Demir’in gözüne ilk değdiği gün onun aynı zamanda gönlüne ve ruhuna da değmişti çünkü. Demir’in benliğini kaplayan soğuk karanlığı delip geçen bir gün ışığı gibi yavaş yavaş aydınlattı ve ısıttı Demir’i Asi. İçindeki nefreti sevdaya dönüştürdü. Soğukluğu ışığıyla kırdı geçti. Demir içini ısıtan bu ışığa o kadar odaklanmıştı ki teyzesini, ona verdiği çocuğunu bulma sözlerini unuttu bir süreliğine. O gün teyzesi ruhsal olarak çökmüşken ve kendisine ihtiyaç duyarken Demir neredeydi? Asi’sinin yanında. O Asi’nin atıyla ilgili kırgınlığını geçirmeye çalışırken teyzesi çok daha büyük zorluklarla başa çıkmaya çalışıyordu tek başına. Çiftliğe döndüğünde bunları fark etti Demir. Süheyla onun sadece teyzesi de değil üstelik... annesi, dert ortağı, dayanağı ve bugünlere gelmesini sağlayan insan aynı zamanda... ve bütün bunları bildiği için de Asi’yle ilgilenerek aslında çok mühim bir meseleyi göz ardı ettiğini fark etti.
Oysa halledilmesi gereken çok önemli bir konuyu halledeceğine dair söz vermişti Süheyla’ya. Şimdi teyzesini bu kadar ihmal ettiği, onun içinde esen fırtınaları fark edemediği ve en önemlisi kendisine en çok ihtiyaç duyduğu anların birinde onu yalnız bıraktığı için kendisine kızıyor Demir ve bir an önce bu meseleyi çözmeye odaklanmak istiyor. Ama Asi’ye yakın dururken bunu yapamayacağını düşünüyor çünkü Asi’nin yanında aklı başından gidiyor, kontrolünü kaybediyor. Üstelik eski nefreti düşünülürse Asi’yi olanlar yüzünden haksız yere kırması da oldukça büyük bir olasılık. Yaşananlardan sonra sevdiğini kırmaktan sakınıyor olması da oldukça mantıklı değil mi? Mantıksız olan bunları Asi’ye açıklamaması ki bu da Demir’in katı karakterine çok uygun aslında. Kendisini kimseye açmaya alışık olmayan bir insan bu duygularını dile getiremez ki kolay kolay... Ne diyecek?  “Asi şu sıralarda görüşmeyelim çünkü sen benim aklımı başımdan alıyorsun, halletmem gereken çok önemli bir konuya odaklanamıyorum. Üstelik bu fazlasıyla can sıkıcı bir konu ve seni de kendi negatif duygularımla etkilemek, başkalarına duyduğum hıncı senden çıkartmak istemiyorum” mu? Aslında dese çok güzel olur da... Ama der mi? Ya da bunları söylemeye gerek kalmadan ve Asi ile olan ilişkisini etkilemeden o mühim konuya odaklanmayı başarabilir mi? Orasını bilemem işte. ...
Anda / 11 Şubat 2008
küpra5 / 15.04.2010
 
 
Sahneler ve replikler tam yerindeydi… Demir ve Asi’nin ağırlıklarına, karakterlerine çok uygundu. Demir ve Asi, ikisi de çok zor konuşan insanlar… zaten her şeyi birden bire dile getiremezler, getirmesinler de zaten. ben onları böyle konuşmadan bakışlarıyla her şeyi o kadar güzel anlatıyorlar ki.
Tarlada Asi ve Demir yürümeye başladıklarında Demir’in eğilip Asi’nin yüzüne bakmaya çalışması, benim için her şeye bedeldi.
Sevdiği kadının, kendisine karşılık veren kadının, neler hissettiğini yüzüne bakarak da anlayabiliyor.
Ve zaten Demir biliyor kendisi Asi’yi izlerken Asi’nin utandığını… bu da Demir’in daha çok hoşuna gidiyor.
Demir’in Asi’yi hayran hayran seyretmesine bayılıyorum, harika bakışlar ve sahneler
MİHRİMAH / 11 Şubat 2008
 
Demir’in ben hatırlamıyorum Asi’ye bakıp da anlamsız olan bir bakışını.
medsul / 11 Şubat 2008
bahar* / 20.08.2010
 
 
Neriman’ı ne zaman görsem aklıma “çocuk kadın” tanımı geliyor. Neriman benim için kadın bedenindeki bir çocuktan farksız değil çünkü. O yüzden de çok seviyorum ya onu. Yazacaklarımı okurken bunu unutmayın olur mu? Ben Neriman Teyzeyi çok seviyorum. Beni çok güldürüyor çünkü...
Kocası iflas etmiş, şehirdeki konaktan çiftliğe taşınmışlar, işler hiç iyi gitmiyormuş, tarladaki ekinleri ilaçlayacak para yokmuş ama ne gam Neriman Hanım’da. O gider ve yeni eşyalar seçer, kızları giyip giymeyecekleri belli olmayan elbiseler alır, ama kendilerine ısmarlanan traktörün yedek parçasını getirmeyi unuturlar. Olsun nasıl olsa hallolur bütün işler. Neriman Hanım ve “ev turşusu” kızları için bunlar tasa kaynağı değildir. Etrafından bihaber olmak ancak bu kadar güzel yansıtılır. Diyorum ya çocuk gibi... Evlenmiş, boyunca kızları olmuş ama hala babasına sığınmayı doğal görebiliyor. O hala babasının küçük kızı çünkü. Babasının yanındaki Madame’ı kıskanabiliyor mesela. Kendini onunla kıyaslıyor. O kadar uzak dünyadan. Sonra İhsan’a kızıp çocuk edalarıyla yastığını alıp odayı terk edebiliyor. “Küstüm sana, geri ver kurşun askerlerimi bana” türünden bir şey bu... Bunu yaparken o kadar hoş duruyor ki bir kadın kocasıyla paylaştığı yatağı terk ediyor ama bu durum bizi güldürebiliyor.
(devamı aşağıda)
funda / 07.08.2009
 
 
Sonra o Anadolu kadınlarına özgü “çeyiz” telaşı yok mu? Öldürüyor beni... O duyguları o kadar iyi yansıtıyor ki... “Rahibe işi örtülerin, porselen yemek, gümüş çatal bıçak takımın olmadan evlenilmez” düşüncesi artık birçoğunuza çok garip gelse de bu düşünceler yurdumuzun büyük kısmında hala geçerli. Paniğe kapılmayın hemen. Bulaşıcı olmayan ama bölgesel farklılıklarla seyreden bir durum bu söz konusu olan. Bir yaşın ve eğitimin ve görgünün insanı için bunlar olmazsa olmaz. Hem sanmayın ki sadece kız tarafı için geçerlidir bu telaş. Aynı telaşı erkek tarafı da yaşar. Bunları bildiğim için de çok hoşuma gidiyor Neriman’ın o halleri. Eksiksiz yapıyor her şeyi çünkü. Baksanıza tam da kendisinden bekleneceği gibi nişan için kıyafetler hazır alınmıyor ama eve gelen terziye diktiriliyor. Son anda bile Asi’nin eteğini bastırıyordu birisi fark ettiyseniz.
Kızlarıyla yaptığı konuşma da ayrı bir komedi zaten. “Nişanlanana kadar yalnız kalamazsınız”. Nişanlanınca ne olacak peki? Nikah değil ki bu. Sonuçta tek bir söze bakar tarafların birinin cayması. O zaman ne olur? Bunu hiç düşünmüyor. Nişanı evliliğin garantisi olarak görebiliyor çünkü. Oysa daha evlenmeden hamile kalmış biri olarak, hem de onca yıl önce, bu nişan, söz işlerine pek de güvenilmeyecek olmasını çok iyi bilmesi gerek. Ama diyorum ya tam bir çocuk kadın Neriman. Kocasına sırt çeviren babasına sığınmayı normal karşılayabilecek ve bunun hesabını sormayacak kadar çocuk. Bu yaştan sonra da büyümesini beklememek gerek. O hep böyle kalacak ve patavatsızlıklarıyla, kokoşluğuyla, aldırmazlığıyla ve çocuksu şımarıklık ve kıskançlıklarıyla bizleri sinirlendirip güldürmeye devam edecek.
(devamı aşağıda)
usayken / 2010
 
 
Neriman'ın beni hep güldürmesine ve yaptıklarını anlamaya çalışmama rağmen ben de çoğu zaman, kabul edemiyorum hareketlerini ve düşünme biçimini... ama diyorum ya seviyorum onu... O kadar saf ve doğal ki... içi neyse dışı da o... ya da dışı neyse içi de o... dıştan bakınca çocuk gibi dedim ya... içi de çocuk işte... en ufak bir sorunda babasının kollarına koşan küçük, şımartılmış bir kız Neriman... "param bitti bana biraz daha para versene baba"... "evde elektrikler kesildi korkuyorum yanına gelebilir miyim baba"... "Madame'a yüzük almışsın çok kıskandım ben de isterim baba"... Bir çocuktan farkı var mı?
Bir çocuk nasıl fazla sorumluluk yüklenmezse Neriman da öyle... evi çekip çevirmek, zorlukların üstesinden gelmesi gereken dört çocuk sahibi bir anne olduğunu fark etmek, kocasına zor günlerinde hem madden hem de manen destek olmak gibi gerçeklerden çok uzak... ama bunda sırf kendisinin suçu yok... önce babasının sonra da İhsan'ın payı büyük Neriman'ın bu kadar gerçeklerden uzak kalmış olmasında.
(devamı aşağıda)
MuraTubam / 26.08.10
 
 
Neriman Hanım beni ne kadar güldürüyorsa İhsan Bey de o derece üzüyor. Onun adım atışlarına bile yansıyan “bitmişliği” her seferinde yüreğimi parçalıyor. Babasının yanında hep silik kalmış, ona başkaldıracak gücü ve cesareti kendinde bulamamış, o otoriter babanın gölgesinde kalıp işleri nasıl çekip çevireceğini de tam olarak öğrenememiş, aileden kalan malı mülkü zamanla yanlış idare yüzünden eritip yok etmiş bir karakter İhsan. Gururunu her şeyden üstün tutması belki de elinde kendine ait kalan tek şeyin “gururu” olmasından kaynaklanıyor. Neriman ne kadar Kaf dağının tepesinde yaşıyorsa, İhsan da o kadar dibinde yaşıyor dağın. Belki de kendisini Neriman’a en çok bağlayan sebep de bu. Neriman sayesinde biraz nefes alıyor, onun çocuklukları ve saflığı ruhunun yıpranan yerlerine yama etkisi yapıyor sanki. Karısı yastığını alıp yataklarını terk ettiğinde bile ona kızamıyor. “Ne de olsa Neriman bu normaldir” diye algılıyor. “Nasıl olsa bu da geçer ve geri gelir” diye düşünüyor.
Zamanında Süheyla’nın çocuğunun başına gelenlere/geleceklere bile engel olamamış. Oysa anlıyoruz ki aralarında çok derin olmasa da bir şeyler varmış o dönemlerde. Ama bu bile babasına karşı çıkmasına yetmemiş. Hoş o dönem pek de net değil henüz. Belki de İhsan Süheyla’nın aniden hamile kalmasını da anlayamamış ve bu yüzden uzaklaşmıştır ondan (burada anlaşılacağı üzere çocuğun İhsan’dan olmadığından emin olarak konuşuyorum). Ökkeş gelmiş ve bebeği kurtarmış. Yanında çalışan bir insan insiyatifi ele alma cesaretini göstermiş ama İhsan Bey bunu da fark etmemiş (mi acaba?). Şimdiye kadar öylesine kesin konuştu ki “Senin bebeğin öldü” diye... sanki olaydan gerçekten de haberi yokmuş gibi geliyor bana... ama bu durumda bile affedilecek şey değil; onun değil de Ökkeş’in çözüm bulmuş olması.
(devamı aşağıda)
funda / 11.08.2009
 
 
İhsan’ın kayınpederi karşısındaki tutumu da ayrı bir muamma zaten. Tamam, evlenmeden kızını hamile bırakmış ama evlenmiş yine de... evlenmeye de bilirdi… O zaman neden Cemal Ağa’nın kendisini bu kadar ezmesine izin veriyor ki? Sürekli bir hata işlemiş de hala onun cezasını çekiyormuş gibi Cemal Ağa’ya bir “dur, yeter artık” diyemiyor. Bunun kayınpedere duyulan saygıyla alakası olmasa gerek. Bu tamamen olaylar karşısında pasif kalmayı karakter ediniş ve Çetin Tekindor usta hayatın yükünün altında ezilmişliği, başarısızlıklara alışılmışlığı çok iyi yansıtıyor ve benim yüreğim İhsan Bey’in o hallerini her görüşümde sızlıyor.
Gerçeklerden o da kaçıyor sürekli... iflas edecek kadar kötü bir çiftçi olduğu bir gerçek ama yardım alma fikrini hiç düşünmüyor... madem sen bu işi beceremiyorsun o zaman yardım al değil mi? Bir bilene danış... Mesela son bölümde Asi'nin söyledikleri de oldukça ilgi çekiciydi o tarla hakkında "Ziraatten söylemişlerdi randıman alamayacağımızı o tohumla... " ama yine de almışlar ve yaz da kurak geçince verim alamamışlar. Ziraat uyarmış zaten daha ne bekliyorlarmış ki... Kuraklık olmasa ekine mi boğulacakmış o tarla... Hayır ama yine de o tohum alınmış... Akıllara zarar bir durum yani...
Süheyla'nın çocuğuyla ilgili gerçekleri sorgulamaktan sanki günahmış gibi kaçınması da apayrı bir durum zaten. Neden önüne gelen bu gerçeği sorgulamıyor? Kadın diyor ki "ebe kendisi itiraf etti, benim çocuğum ölmemiş" Ama İhsan inatla "hayır canım, senin bebeğin öldü" diyor. "Doğumdaki kadınlardan daha mı iyi bileceğim" diye sorgulamıyor bile kendini... Kendisine sunulanı sorgusuz sualsiz kabullenmeye o kadar alışık ki... ve ne yazık ki bu huyu onu olayla ilgili kişilerin gözünde hiç de iyi bir yere getirmiyor...
Anda / 11 Şubat 2008
vyk968 / 30.05.2011
 
 
Demin fragmanı gördüm...
Müjde! Altın Asi’ye çıkmış. Çünkü elinde altın var. Sabundaki altın olmalı.
pelikan / 12 Şubat 2008
 
Süheyla yıllar önce bulmuş o altını da ne olmuş sanki. İhsan’la kavuşamamış. Şimdi keçimizin akıbeti öyle olursa diye düşünmeden edemiyor insan. Ki görünen köy kılavuz istemez, bunların biraya gelmesi zor.
Eleren / 12 Şubat 2008
 
Fragman 15. bölümün kaldığı yerden başlıyor. Ve beklenen gibi Asi Demir'in yanına gidiyor. Ama sanki pek iyi bir tepki almıyor Demir’den. Demir Asi'ye olanlardan dolayı uzak duruyor galiba. Ama bu bölüm belli ki Cemal Ağa'nın karıştırdığı olayları düzeltmekle ve çözmekle uğraşacaklar.
Bu nişan daha yeni başladı çok şeylere gebe demiştim doğru çıktı galiba. Süheyla’nın İhsan'a bir bakışı var. Hemen akabinde Demir'in Asi'ye bir şeyler söylemesi ve sert bakışlarıyla yanından ayrılması Asi'nin orda kalakalması çok üzücü bir görüntü. Leyla’nın ağlamasının ailesiyle ve Kerim'le ilgili olduğunu düşünüyorum. Belli ki duygulanmış. Demir’le Asi ne olursa olsun birbirlerine bakmaktan kendilerini alıkoyamıyorlar. Kerim'le Defne'nin yüzüklerinin takıldığı anda olduğu gibi. Süheyla’yla İhsan'ın konuşması gayet normal. Çünkü bugüne kadar susan İhsan'ın hem Süheyla'ya hem de bizlere açıklaması gereken çok şey var.
Nişan gününden sonra Asi'nin keyfi pek yok gibi suratı böyle asık ama hem annesi hem babası ne söylüyorlarsa artık yüzünü güldürmeyi başarıyorlar.
Ve altın nihayet altın ortaya çıkmış. Ben zaten senaristlerin o altın meselesini unutmadığını tahmin ediyordum ama her şeyin bir zamanı sıralaması var. O altının Asi'nin sabunundan çıkmasının şimdi bir anlamı oldu.
*bahar* / 12 Şubat 2008